Now Playing Tracks

Siyaset spordan bağımsız mıdır?

Spor sadece bir oyun mudur? Ya da bir “oyun” olarak spor, siyasetten ve ideolojilerden bağımsız bir alan olarak mı görülmelidir?
Verili düzenin tüm siyasal uzantıları, ekonomik ve ideolojik aygıtlarının hayatımızın tüm derinliklerine işleyen yapısı; gündelik yaşamda yaptığımız hareketleri de yeniden dizayn ediyor. Kısaca ifade etmek gerekirse; üretim araçlarının sahibi sınıfın, siyasetin temel gidişatını yönlendirip; spor, sanat, kültür vb gibi temel yaşam kanallarını kendi sınıfsal çıkarları doğrultusunda yontmasından söz ediyoruz. “Bugün sporu bir oyun olarak tartışmanın zemini, işbölümü zemininde örgütlenmiş modern toplumda oyunun anlamını düşünmek olabilir”. (1)
Spor da; bu belirleyici etkilerin dışında tutulmuş, ideolojik bombardıman altında kalmamış, steril bir alan olamaz. Kapitalizmin karakteristik ve yıkıcı işlevlerini; para, metalaşma,piyasacılık, tüccar zihniyeti ve birey odaklı tüm yönelimleri tüm diğer alanlar gibi spor da iliklerine kadar hissetmiştir.
Buna istinaden spor; AKP ideologlarının iddia ettiği gibi siyasetten bağımsız bir “hijyenik alan” olarak görülemez. Çünkü bu durum hem teorik hem de pratik anlamda hiç mümkün de olmamıştır. Teorik olarak spor; sistemik ve yoğun bir etki altında kalmış; pratik örnekler ise bunun altını doldurmuştur. 1980 darbesi sonucu, Ankaragücü takımının cuntacı Kenan Evren tarafından birinci lige alınması da, Çarşı grubuna düzenlenen başarısız “Haziran” operasyonu da, Manchester United kulübünün ABD’li iş adamı Malcolm Glazer’a satılması da, faşist Mussolini’nin desteklediği Lazio kulübünün başındaki S.S (Schultz Staffel / Hitler’in Koruma Timi) görselinin kaldırılmaması da, federasyonların ve spor bakanlığının badem bıyıklı ve spordan zerre anlamayan kişilere terk edilmesi de, tribünlerde uygulanmaya çalışılan e-bilet sistemi de vb. hep bir siyasetin ürünü olagelmiştir.
Bu bağlamda; sporun siyasetten bağımsız olduğu tezi dayanaksız bir iddiadır. Bunun düzeltmesinin şu şekilde yapılması ise mümkündür. Spor; burjuvazinin emekçilerin kontrolüne bırakmak istemediği ve proleter siyasetin uzak tutulmaya çalışıldığı bir alandır. Siyaset bu anlamda “yandaş” olduğu sürece siyaset değildir, “doğal” bir süreçtir…
Spor sadece zenginler için midir?
Spor; fiziksel ve mental bir gelişim süreci, organizmada fonksiyonel ve morfolojik kapasiteyi arttıran sistemli yüklenmeler zinciri olarak; insanların sağlıklı ve üretken bir hayat idameetmesini sağlayacak yekpare bir toplamı içerir. Lakin bu durumun işçi sınıfı adına ne kadar gerçekçi olduğu tartışmalıdır. Marx bu durumu bize şu şekilde açıklar;
“Fabrikadaki çalışma hayatı sinir sistemini son kerteye kadar tükettiği gibi, kasların çok yönlü hareketleri üzerinde de aynı etkiyi yaratır ve özgürlüğün her bir atomunun, hem fiziksel hem de entelektüel devinimine el koyar”.
İşçiler; yoğun ve esnek çalışma saatlerinden, kendi özel hayatlarını düzenleyecek bir zaman dilimi edinemedikleri gibi; spor, eğlence ve sanatsal diğer faaliyetler de işçi sınıfı için “lüks” bir ayrıntı olarak göze çarpmaya başlar. Zaten tüm bunları yapacak bir pozitif enerji dekalmamış, tükenmiştir. Bu bağlamda ekonomik sömürüye, entelektüel ve fiziksel sömürü de eklenmiş olur.
Bağlayalım.
Spor; kapitalist düzende tüm bu özellikleri ile emekçiler için ulaşılmaz bir etkinlik ve maddi boyutu ile de bir tüketim pazarı haline getirilmiş durumda. Tüm bunlar da egemen siyasetin bir parçası olarak yansıyor gündelik yaşama. Bu ikisinin birbirinden bağımsız olmadığı ise net. Bir futbol ayakkabısı almanın bile işçi sınıfı için maddi bir yük ve masraf olarak görülebileceği, dar bir azınlığın çoğunluğun ürettiği tüm zenginliklere el koyduğu ve bunun herkesin çıkarına uygun olduğunu pazarlamaya çalıştığı bir düzende; işçiler için sağlıklı bir gündelik yaşamı örgütlemek olanaksızlık içeriyor. Bunun tek panzehiri ise hiç kuşkusuz, sporu da diğer tüm çalışma alanları gibi mücadelenin içerisine dahil etmekten, yepyeni bir düzen ve spor yaşamı için örgütlenmekten geçiyor.
(1)
Toker, N. (2005); Oyuna girme – Oyunu seyretme; Platon’a Karşı Aristoteles, Toplum ve Bilim Dergisi, sayı: 103.


İSMAİL SARP AYKURT

Spor küreselleşmenin neresinde?

Ismail Sarp Aykurt
Küreselleşme; egemen sınıf tarafından yeni bir baskı aracı, uğrak ve olgu olarak kodlanıyor, kullanılıyor. Bu; üzerinde antagonistik tartışmalar barındıran ve tartışmaya açılan bir konu olarak gözükse de; kapitalist sistemin aktüel bir versiyonundan ve yayılmacılıktan farklıgörülemeyecek bir kavram. Bu anlamda; “ küreselleşme çok eskilere dayanan ve günümüze kadar devam eden bir süreçtir ve Marx bu olguyu kapitalizmin temel gidişatı olarak tanımlamıştır.”(1) “Yani küreselleşme ‘kapitalizmin’ yayılmacı niteliğinin günümüzdeki durağıdır. Bu bağlamda ‘neo-emperyalizm’ olarak da adlandırılabilir”. (2)
Büyük sermaye odaklarının ve sistemin genel işleyişinin küreselleşme ile birlikte aldığı yol sonucunda; kültürel yozlaşma ferkintisi haline getirilen yaşamımızda spor da doğrudan etkilenen alanların başında gelmektedir. Kapitalist ekonominin, sporu da kar getirilecek bir alan olarak kurgulaması ile kulüpler işletmelere, sporcular da birer meta haline dönüşmüştür.Egemen ideolojinin sporu işleyip, emekçilerin üzerinde kurulan sömürü mekanizmasınıgizlemek adına bir metot olarak kullandığı ise bilinen bir gerçek.
Küreselleşmenin spora olan etkilerini her ortamda görmek ise oldukça mümkün. Transferleringlobal bir ölçekte ve milyon dolarların döndüğü bir düzenekte gerçekleşmesi, evrensel birtarzda düzenlenen organizasyonlar ve bunun için yapılan yüksek harcamamalar, teknolojinin ve medyanın işlerliğinin artması ile birlikte spor etkinliklerinin izlenme oranının artışı, küresel ölçekte ve istikrarlı bir biçimde düzenlenir olan turnuva ve yarışmaların artması vbgibi doneler, temel etkenlerden birisinin küreselleşme olgusu olduğunu pekiştiriyor. Tüm bu gelişmelerin, para merkezinde yürütülen, gösteriş kültürüne dönüşen, sponsor, reklam ve pazarlama faaliyetlerinin, TV gelirlerinin tutsak aldığı sağlıksız bir ortama dönüştüğü ortada. Bu anlamda sporda olimpizmin ve amatör ruhun iğdiş edildiği de gerçekliğini koruyor.
Sporun da bir mücadele alanı olarak tanımlandığı günümüzde; kapitalizmin geniş spektrumdaki etkilerinin küreselleşme yolu ile ilmik ilmik işlendiği organizasyonlar, artık sportif bir etkileşim kanalı olarak değerlendirilmekten uzak. Endüstriyel sporun, işleyim devriminden beri gelişmekte olan “legalleştirilmiş” köle ticaretinin, sporcular içerisinde de birdezenformasyona neden olduğunu görüyoruz. Bu; emekçinin sınıf bilincinden uzaklaştırılıp meta objesi haline gelmesi ve sonucunda hem kişisel değer yitimi hem de verilen emek ölçütünde yabancılaşmaya da neden oluyor. Bunun da en önemli verisi hiç kuşkusuz küreselleşmenin tahribatıdır.
Günümüzde bir oyundan ve sportif-fiziksel etkinlikten çok para kazanma uğraşısı, sömürme aracı olarak değerlendirilir hale getirilen spor; hakim sınıflarca işletilen bir ticarethane şeklinde çalışarak, emekçileri kendi sorunlarından uzaklaştırma, sınıf bilincini soğurma ve sınıfı kendi taleplerinden izole etme amaçlarını güdüyor. Spor ve özellikle futbol bu anlamda büyük işlev görmekte. Küreselleşmenin yoğun etkisini de ekseri futbolda fark edebiliyoruz.
Koskoca bir küresel köy haline çevrilen dünyamız ve bunun alt disiplini haline dönüşen spor; son kertede emekçilerin, yoksulların kontrolüne yeniden geçmek zorunda. Çünkü zaten spor bir emekçi icadı olarak ortaya çıkmış, geliştiği oranda ise ellerimizden yitip gitmiştir.
Bunu futbol örneği üzerinden ve 1978 yılında Dünya Kupası ödülünü bir diktatör bozuntusundan almayı geri çeviren Arjantin teknik direktörü Cesar Luis Menotti’den duymak gerçekten çok anlamlı. Hele ki 12 Haziran’a bir şey kalmamışken…
“Futbol sporu, varoluşunu emekçi halka borçludur. Futbolun mülksüz ve hakları elinden alınmış insanlar arasında doğmasının temel bir nedeni var: Ucuz, neredeyse bedava oluşu. Bu oyunu yoksullar buldular ve ona karakterini verdiler… Söz söyleme ve özgürce konuşma hakkı elinden alınmış olan sıradan halk, o parasız eğlencede bir ifade biçimi, bir yaşam içeriği bulmuştu. Oyun sevinci içinde, yaratıcı yeteneklerini geliştirmede kendilerini özgür hissettiler. Orada kendi yeteneklerinin farkına vardılar, zekalarını kanıtlama olanağına kavuştular ve böylece bir kimlik edindiler. Futbol sayesinde “birisi” oldular…”

(1)
Dumenil, G. ve Levy, D. (2009), Kapitalizmin Marksist İktisadı (1. Basım), İstanbul: İletişim Yayınları.
(2)
Çavdar, Tevfik (2010), Kapitalizmin Yaşattığı Cehennem (1. Basım), İstanbul: Yazılama Yayınevi.

We make Tumblr themes